6 Haziran 2015 Cumartesi

Luca Toni - Yaş 38


Yaş olmuş 38, bir önceki sezon 20 gole ulaşmışsın ancak Ciro Immobile seni 22 golle geçmeyi başarmış bir şekilde... Senelerdir üst düzey takımlarda oynamışsın, köşeye çekilip paran ile keyfine bakacakken, yok çalışmaya devam ediyorsun ve kaptanı olduğun takımda 34 maçta 90 dakika boyunca top koşturuyorsun... 38 haftalık ligin 34 haftasında tam maç oynuyorsun, ki bizim ligimizin tamamı 34 hafta...

İlk olarak Palermo maçında penaltıdan golünü atıyorsun... Sonraki altı haftayı golsüz geçiyorsun... Ama yılmak yok diyorsun, sonraki Lazio maçının 70. dakikasında bir penaltı daha atıp takımına 1 puanı getiriyorsun... İki hafta sonra deplasmandaki Inter maçının ilk dakikalarında Inter filelerine voleyi yapıştırıyorsun... Daha sonra Sampdoria, Udinese, Parma, Torino derken bir bakmışsın 7 gole ulaşmışsın... Bıkmak yok, atmaya devam diyorsun... Sonraki hafta Genoa deplasmanında rakip filelere 2 gol birden bırakıyorsun... Sana sağ sol farketmiyor, iki ayağınla da atıyorsun... Tam bir bitiricilik...

26. haftaya geliniyor, Milan deplasmanındasın ve yine golünü bırakıyorsun rakip filelere... San Siro uğurlu geliyor sana... Bir sonraki hafta Napoli'ye karşı 2 gol birden atıyorsun, takımın senin attığın iki gol ile galip geliyor... Cesena, Sassuolo, Sampdoria derken bir bakıyorsun 18 gole ulaşmışsın... Ama bir onun iki katı kaçırdıkların var, her maç çok fazla pozisyona giriyorsun, topsuz oyun dersi veriyorsun her maç... Uzun boyunun da verdiği avantajlar ile duran toplar sana gelince büyük tehlike oluşturuyor rakip için... Seni duran toplarda iki adam tutuyor ama yine de kafa gollerini eksik etmiyorsun...

Haftalar geçiyor, 37. hafta Parma deplasmanında takımın 2-0 geriye düşüyor... 42 ve 80. dakikalar attığın goller ile yine 1 puanı yazdırıyorsun takımının hanesine... Gol sayın 21... Son haftaya giriyorsun, en yakın takipçilerin Carlos Tevez ve Mauro Icardi... Rakip şampiyon Juventus... Ama gol krallığını kazanmaya kararlısın... İlk yarı 1-0 geriye düşüyorsunuz... Ancak ikinci yarının hemen başında sen tekrar eşitliği sağlayıp 22 gole ulaşıyorsun... Tevez'in hala golü yok... Son dakikalara giriyorsunuz... Juventus penaltı kazanıyor, topun başında Tevez... Atarsa belki devamı da gelecek, gol krallığını kaybedeceksin... İzliyorsun penaltı atışını... Tevez topa gelip vuruyor ve kalecin Rafael topu kornere çeliyor... Sana doğru koşuyor, senin hareketinle, gol attıktan sonra yaptığın hareketle... Sarılıyorsunuz... Maç 2-2 bitiyor...

Icardi de son maçında 2 gol atıp seninle eşitliği yakalıyor ve gol krallığını paylaşıyorsunuz...
38 yaşındasın... En büyük 4. ligde 38 yaşında en çok gol atan oyuncu oluyorsun... Eskimiyorsun... Sen bir efsanesin...

Sen Luca Toni'sin...

14 Mayıs 2015 Perşembe

Futbol, sadece futbol mu?


Dün, üniversitede verilen SAP (Systems, Applications & Products in Data Processing) seminerine katıldım. SAP'nin bir Alman yazılım ve sistem şirketi olduğunu ve uzun bir zamandan beri, teknolojik gelişmelere yardım edip onları geliştirmek için çalıştıklarını öğrendim. Ama konferansın en dikkatimi çeken kısmı, konuşmacı Uğur Bey'in anlattığı, bu teknolojik gelişmelerin, futbol gibi bununla aslında aykırı gibi görünen ya da öyle kafalara yerleşmiş bir alanda uygulamaya konulması oldu. Dinlediklerimden hatırımda kalan kısımları bu yazıda anlatmaya çalışacağım...

Seminerde anlatılana göre, SAP şirketinin kurucularından biri olan Dietmar Hopp, 2000 yılının başında, şirketinin de teknolojik yardımlarını sınamak hem de gözler önüne sermek adına çok uzun vadeli bir proje içine girip, o yıl içerisinde TSG 1899 Hoffenheim kulübünün kapısını çalar ve altyapılarını ve oyuncu geliştirme departmanlarını SAP şirketi olarak devralırlar. Hoffenheim o yıllarda Almanya 5. Ligi'ndedir. Dietmar Hopp, kulübün bu kısmını devralırken biraz da kulübün üstüne para ekler ve bu ilk yatırımlarla beraber, Hoffenheim o sezon sonunda 4. Lig'e çıkar. Hopp'un ilk değiştirdiği şey, altyapı mentalitesidir. Her şeyi baştan kurar, oyuncunun düşünce sistemini, sahada ne yapılması gerektiğini, yanlışı kabullenmeden gelişmenin mümkün olmadığını, sürekli her gün, her saat, her dakika üstüne daha fazla koyulması gerektiğini tüm oyunculara aşılayan bu altyapı mentalitesini oyunculara aşılar. Bu uzun vadeli bir plan olduğu için her hamleyi de emin ve acele etmeden yapar Hopp. Antrenman tesislerini üst düzeye taşır. Her maç sonrasında, her antrenman sonrasında teknik ve teknolojik analizler ile oyuncuların ne yaptıklarını sayısal olarak elde edip, ne kadar daha yükselmeleri gerektiklerini hesaplar. 
Bu yatırımlar devam ederken ve arkaplanda şirketin altyapı politikaları hala devam ederken, Hoffenheim sonraki sezonu da 4.Lig'in birinci sırasında tamamlayıp, Almanya 3.Ligi olan Regionalliga'ya çıkarlar. 2002 sezonunda ilk kez oynadıkları Regionalliga'yı ilk seferde 13. sırada tamamlarlar, ancak gelecek sezon çok büyük bir yol katederek 5. sırada sezonu tamamlarlar. Gelecek iki sezonda da önce 5. sonra da 7. olarak sezonu tamamlarlar. Son sezonda ilk kez de Almanya Kupası'na katılma başarısı gösterip, çeyrek finale kadar çıkarlar. Sonraki senede de ligde iyi bir iş çıkarıp, ligi 4. tamamlarlar... 

Ve artık 2006 sezonu başında, altyapıdan yetiştirilen oyuncular kadroya yerleştirilir ve üst liglerden tecrübeleri olan, bazı oyuncularla da el sıkışılır ve 6 yıl önce konulan hedefe oynanmaya resmi olarak başlanır. 2006-07 sezonunda, bu üst lig tecrübeleri olan oyuncularının da yardımı ile büyük bir başarı göstererek Regionalliga'yı ikinci sırada tamamlayarak Bundesliga 2'ye çıkmaya hak kazanırlar.

Yeni sezona başlamadan önce, Hoffenheim, kadrosuna Demba Ba, Sejad Salihovic, Vedad Ibisevic ve Chinedu Obasi'yi katar. 2007-08 sezonuna biraz sarsıntılı olarak başlanır. Ligin ilk dört haftasının sonunda Hoffenheim 16. sıradadır, ancak bu andan sonra yaptıkları inanılmaz yükseliş ile, 23. haftada lig ikinciliğini elde ederler. Bu pozisyonu kalan haftalarda da koruyarak, lig sonunda bu ikincilikle beraber, inanılmaz bir şekilde sadece bir sezon oynadıkları Bundesliga 2'den Bundesliga'ya çıkarlar.




Bu büyük yükselişin ardından, Hoffenheim 2008-09 sezonunda, artık Bundesliga'dadır. Sezona çok hızlı şekilde başlayan Hoffenheim, ileride forvetleri İbisevic'in de büyük katkısı ile ilk devreyi 1. olarak tamamlar. Vedad Ibisevic, 17 maçta 18 gole ulaşmıştır. Alman medyası bu çıkışa inanamaz ve Hoffenheim oyuncuları ve sorumluları ile görüşmeler yaparlar. Haberlerde Hoffenheim'in yaptığı inanılmaz gelişim vardır. Ancak beklenmeyen gerçekleşir ve Vedad Ibisevic, sezonun devre arasında yaşadığı ağır bir sakatlık sonucunda sezonu kapatır. Bu sakatlığın yarattığı ofansif güçlükler sebebi ile ikinci yarıda düşüşe geçen Hoffenheim sezonu 7. sırada bitirir ancak yine de büyük takdir toplar.


Şimdilerde ise, Hoffenheim hala Bundesliga'da orta sıralarda mücadele veriyor...
Sizce futbol, sadece futbol mu?..


6 Mart 2015 Cuma

İki Zıt Renk ve Yanlarındaki Kendine Has Sarı...



İlk canlı izlediğim derbi, 2003 yılında Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanan ve 2-2 biten derbiydi... Galatasaray'ın zor yıllarıydı... Hatırlarım, eskiden gazetede puan durumunda birinci olan bir Galatasaray vardı, ancak o zamanlar, Galatasaray üçüncülük ve dördüncülük arasında gidip geliyordu... Tabii o zamanlar buna bir anlam veremiyordum... Futbol o zamanlar benim adıma sadece iki ucunda iki kalenin var olduğu, topun peşinden 20 adamın koştuğu, amacın gol atmak olduğu bir oyundan ibaretti... Bu yüzden de ölümüne rekabet, ezeli rakibin ile kanlı bıçaklı olma gibi olgular kafada hiç yoktu, düşünemiyordum öyle şeyleri...

21 Eylül 2003'te Olimpiyat Stadı'nda oynanan bu maç, 2-2'lik maç aslında diğer derbilere göre, hiç alışık olunmayan tarzda bir maçtı... Eylül ayında oynanmasına karşın, bir pazar günü bu maç saat 4'te başlamış ve gündüz havada oynanmıştı... Aklımda kalan en olaysız, dostça derbiydi... Kırmızı kart yok, kavga yok, galip gelen yok ama bol gol var... İlginçtir ki bütün goller de kafa golüdür bu maçta... Ancak bu maçtan sonra bir daha bu derece olaysız bir derbi izleyemedim desem yeridir...

Yıllarca, bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe derbilerinden önce sürekli tedirgin oldum... Hagi'yi canlı izleme şansım olmadı... Ancak rakipte Alex vardı... Her derbiden önce Alex'ten korkardım... Bizde İliç oldu, Lincoln oldu, Elano oldu, Misimoviç oldu... Ancak hiçbiri rakibe bir Alex kadar gözdağı vermedi, veremedi... Ya yeterli olamadılar, ya da maç içinde bu derbinin baskısının altında ezildiler... Hele ki Şükrü Saraçoğlu'nda baskı yüzünden rezil bir oyun ortaya koyanlar dahi oldu...

Psikolojik olarak, oyuncular sürekli medyada, sahada ve kamera arkasında birbirlerine baskı kurmaya çalıştılar... İki takımın da formasını giymiş Emre Belözoğlu, Galatasaray altyapısından beri formayı giyen Sabri Sarıoğlu gibi oyuncular, sürekli olarak karşı tarafı kışkırtan tarzda sahada rakibe üstünlük kurmaya çalıştılar...

2006-07 sezonunun ilk derbisinde, Saraçoğlu'nda Galatasaray teknik direktörü Eric Gerets'in alnına yabancı madde atıldı ve maç boyu alnı kanadı... Nefret tohumları, sonuna dek ekiliyordu... Bu maçtan 17 hafta sonra, bu kez Fenerbahçe Ali Sami Yen'e geliyordu... Fenerbahçe iki golü de iki stoperi ile bulunca o nefret tohumlarının birikimi ve maçın tansiyonu da eklenince kayış koptu... 19 Mayıs'ın adına hiç ama hiç yakışmayacak bir biçimde, maç savaş alanına döndü... Fenerbahçe'nin kazandığı her korner, her taç, her aut atışı oyunun durmasına sebep oluyor, tribünler sürekli olarak uyarılıyordu... Ancak dinleyen yoktu... Maç bitene kadar, tribünlerdeki tüm şişe ve bardaklar sarı lacivert formalı oyunculara fırlatıldı... Yeşil zemin, temizlenmemiş, çöplük dolu sokaklara döndü...


Bu maçı televizyondan izleyen ben, hem bu ezik oyuna, hem de taraftarların yaptığı bu rezil hareketlerden bıktım ve maçı 50. dakikadan sonra izlemeyi bıraktım... Çünkü bu, 2003'te Olimpiyat'ta izlediklerimin tam anlamıyla zıttıydı... Tahammül edemedim... Bu maç da ligin son 3 maçından biriydi o yıl yanlış hatırlamıyorsam... Faturası ise ağır oldu... Galatasaray 2007-08 sezonunun ilk 5 evsahibi olduğu maçında seyircisiz oynayacaktı...

Yazın karar verdim ve kombine aldım o yıl... İlk 5 maç gidemeyecektik belki ama, yine de, UEFA Kupası maçları da vardı nihayetinde... Evsahibi olarak seyircisiz izlediğim o ilk iki maçta da Lincoln şahane iki gol atmıştı... Herkes aklından geçiriyordu, "Fener'e gözdağı verecek adam bu!"... Hem Lincoln dediğin adam Schalke maçında da Fenerbahçe'ye goller atmıştı değil mi?..

Galatasaray Lincoln'ü alırken, ezeli rakip Roberto Carlos'u takımına getiriyor, takımda bir Brezilyalılar grubu oluşuyordu... Deivid, Vederson, Roberto Carlos, Alex, Aurelio ve Edu yanına diğer bir Güney Amerikalı Lugano'yu da alarak iyi anlaşan, takımı yükseltecek bel kemiğini oluşturuyordu...

O sezon, Galatasaray ve Fenerbahçe ligde karşılaştığı iki maçın yanı sıra, kupada da eşleşerek 4 maç yapmış oluyorlardı...

Saraçoğlu'ndaki maç, yine baskıdan ötürü, Galatasaray pozisyona dahi giremiyordu... Neticede maç 2-0 evsahibinin üstünlüğü ile bitti... Türkiye Kupası'nda 3 Şubat 2008'de yeniden Saraçoğlu'na giden Galatasaray bu sefer o tedirginliği üstünden atarak, daha iyi, rakibinden üstün bir oyun oynasa da galibiyet çıkmıyordu... Bu maçın rövanşında Ali Sami Yen'de maç Hakan Şükür'ün golü ile başlamış, Gökhan Gönül'ün golü ile sürüyordu ki, Lugano ve Gökhan Gönül'ün kırmızı kart görmesi işi çığrından çıkardı... Galatasaray 90+1'de golü buluyordu belki, ama olaylar yine tavan yapıyordu... Adeta bir olay adamı olan Volkan, Lincoln'e Ali Sami Yen'de diz atıyordu... Taraftar veya oyunculardan çekincesi yoktu, çünkü Ali Sami Yen'de rakibi baskıya alma tabiri, yıllar önce kaybolmuştu bile...


Sonraki sezonda ise, Saraçoğlu'na gelen Galatasaray o kadar korkak oynamıştı ki, Lincoln ilk dakikada golü atmasına rağmen, o korkuyu üstünden atamayan ve baskıya yenik düşen Galatasaray, maçın kalan bölümünde 4 gol yiyerek sahadan 4-1 mağlup ayrılmıştı... Bu maçın Ali Sami Yen evresi de vardı tabii ki... Yine, olayların ardı arkasının kesilmediği, Ali Sami Yen... Futbol adına hiçbir şey göstermeyen oyuncular, çıkan bir kıvılcımın ardından takımlar halinde kavga etmeye, dövüşmeye başladı... Top nerede, kale nerede, yine unutuldu... Derbi, yurtdışı televizyonları tarafından canlı yayından kesildi, çünkü insanlar futbol izlemek istiyorlardı, kavga değil... En tatsız derbilerden biriydi...


İki futbolcu, iki Brezilyalı, olanlara orta sahadan baktılar, "biz nereye geldik?" der gibi... Çünkü onların asıl işi futbolu gollerle, şutlarla taçlandırmaktı, yumruklarla değil... Eminim ki, o gece maçta Alex de olsa bu ikilinin yanında olan biteni uzaktan izlerdi...

***
***
***

Pazar akşamı, yine bir derbi var, sezonun ikinci Galatasaray - Fenerbahçe derbisi... Maç Kadıköy Şükrü Saraçoğlu'nda... Ben yeşil çimlerde, güzel futbol ve efendilik görmek istiyorum... Çünkü bize böyle öğretildi... Bu oyunun amacı kazanmak, ancak kazanmak uğruna kendini kaybetmek, dostlukları kaybetmek, kanlı bıçaklı olmak hiçbir zaman yakışmaz... Bize böyle öğretilmedi...
Metin son maçında, formasını Can ile değişirken, İnönü'de taraflı tarafsız herkes alkışlarken... Metin sarı-lacivert, Can sarı-kırmızı olurken... Bize öğretilen, iyi oyun, iyi insandı...


Birinin adı Metin...
Diğerinin adı Can...
Metin adını Can'dan alır...
Güçlüdür, kuvvetlidir, Metin'dir...
Can, kişi Metin olduğunda değerlidir...
Metin kişiye daha çok Can verir...

"Bizi sevenleri üzmeyelim baba... Bizi sevenlere ihanet etmeyelim..."
Metin Oktay, 1957